Gülün Adı - Umberto Eco

Gülün Adı - Umberto Eco

2020 yılı dünya ve ülkemiz için felaketler ve yıkımlarla başladı. Bu yazıyı Coronavirüs Covid-19 denilen Çin belasının zorunlu kıldığı #evdekal karantina günlerinde yazıyorum. Dilerim en kısa zamanda bu sıkıntıyı da sağ salim atlatırız. 2019’un sonlarında başladığım Don Quijote’de II. cildin ortalarında sıkıldım ve kitaplarımın arasında beni kendine çeken Gülün Adı (Il nome della rosa) ile yola devam ettim.

Orta Çağ’da, 1327 kasımında geçen hikâye adı verilmeyen bir manastırdaki seri cinayet ya da şüpheli ölümler zincirinin çözülmeye çalışılmasıdır esasında.

Baskervilli William ve çömezi Melk’li Adso’nun etrafında dönen olaylar ve ikilinin ipuçlarından yola çıkarak adım adım ilerlemesi ile hikâye sürdürülür. İngiliz sorgucu William’ın keskin zekâsı ve engin bilgisi çok karmaşık ve girift gözüken olayları birazda çömezi Alman Adso’nun tesadüfi yardımlarıyla çözmesini sağlar.

Yazarın “Suç Manastırı” diye düşündüğü ancak okuyucuya sadece bir polisiye roman intibaı vermek istememesi nedeniyle vazgeçtiği, “Melk’li Adso” ismini ise yayıncıların genelde adında isim geçen kitapları tasvip etmemesinden vazgeçtiği, sonunda bir şiirden esinlenerek “Gülün Adı” dediği bu eserin konusu şöyledir;

Adelmo isminde kütüphanede görevli bir tezhipçi rahip kayaların dibinde ölü bulunur. Olay intihar olarak düşünülmek istenir ancak ölüm şüphelidir. William ve Adso bu ölümden sonra manastıra gelmişlerdir. Başrahip Abbone William’dan bu olayı çözmesini ister. Kahramanlarımız hemen araştırmalara başlarlar ancak kısa süre sonra Adelmo’nun yakın arkadaşı olan kitaplıkta görevli ve Yunancaya hâkim olan Venantius domuz kanı pudingi yapılmak için içerisi domuz kanı ile dolu kocaman bir küpün içinde baş aşağı vaziyette ölü bulunur.

Sonra Benengar ki o da kütüphanecilerdendir, küvetin içinde ölü bulunmuştur. Venantius’un ölümünün üzerinden bir gün geçmişken üstelik. Bu arada ölenlerin parmak uçları ve dilleri kapkaradır.

sabahattin ali
Umberto Eco

Yine bu sırada manastırda papanın temsilcileriyle Fransisken Tarikatı üyeleri münazara yapmaktadırlar. Konusu ise Hz. İsa’nın, üzerindeki elbiselerin sahibi olup olmamasıdır. Görünürde çok basit bir konu gibi dursa da kilisenin mal sahibi olup olmaması gerektiğidir asıl konu. Bu meseleden dolayı Avrupa’da çok kan akmış çok günahsız katledilmiştir. Gerçekte fakirle zenginin savaşı olmuştur bu.

Münazara devam ederken, ateşli tartışmalar sürerken Botanikçi Severinus gelip William’a kitabı odasındaki kavanozlardan birinin içinde bulduğunu ve tuhaf bir kitap olduğunu söyler. Bu kitap daha sonra anlıyoruz ki Aristoteles’in Poetika’sının II. cildinin tek kopyasıdır. İçerisinde “komedi ve gülmek” ile ilgili çok tehlikeli kısımlar mevcuttur. Severinus’a William hemen odasına gidip kendisini içeri kilitlemesini ve beklemesini söyler, o da öyle yapar.

Ancak münazara bitmeden Severinus’un ölüm haberi gelmiştir bile, lanetli manastırda kan akmaktadır halen. William keskin zekasıyla yanılgılarından da ders çıkararak aslında baştan sandığı gibi bu ölümlerin İncil’de bahsedilen 7. Gün efsanesiyle ilgisi olmadığını, tamamen tesadüfi şekilde geliştiğini keşfeder ve gizli tutulan kütüphanedeki aynayı açmanın ve içeri girmenin bir yolunu bulur.

İçeride kör ve yaşı sekseni geçkin, manastırda sözü geçen rahip Jorge beklemektedir. Aradığı kitabı William’a verir ve sen kazandın diyerek gururunu okşar. Ancak Jorge kör olduğundan William’ın eldiven taktığını görmemiştir. Kitabı zehirleyen ve yasak bilgilerin başkalarına ulaşmaması için çabalayan da en baştan beri Jorge’dir. Severinus’un odasından zehri çalıp kitaba süren ve “bilgiyi koruyan” Jorge’dir. Çünkü ona göre “bilgi korunmalı ama araştırılmamalıdır”, zira o zamana kadar yeni bir şey çıkmamış hep aynı bilgiler tekrar edile durmuştur. Bu sayede aslında kilisenin yıllarca Avrupa’nın ilerlemesi önünde nasıl bir engel teşkil ettiğini de görmekteyiz.  

Kaldığımız yerden devam edersek, William ile Jorge gülmenin zararları konusunda karşılıklı bir tartışmaya girerler, William’ın eldiven taktığını ve zehirlenmeyeceğini anlayınca Jorge kitabı alıp kaçmaya çalışır, kütüphaneyi kör de olsa onlardan daha iyi bilmektedir. Bu sırada lambanın kıvılcımları kütüphaneyi tutuşturmaya başlamıştır. Yangın büyür de büyür, William ve Adso söndürmeye çalışsa da o güzelim kitaplar yıllardır adeta susadıkları ateşe kavuşmanın coşkusuyla çılgınlar gibi aleve boyanırlar. Yangın kütüphaneyle doymaz ve manastırın tamamına ulaşıp geriye pek bir şey bırakmaz. Adso ve William bu korkunç yangından sağ çıkarlar ve sonrasında yolları ayrılır. Adso yaklaşık iki yıl sonra çok sevdiği efendisinin vebadan yaşamını yitirdiğini öğrenecektir.

Roman Melk’li Adso’nun ağzından seksenli yaşlarına geldiğinde başından geçen bu hazin olaylar dizisini anlatması şeklinde kurgulanmış. Ben ilk kez bir Umberto Eco eserini okumuş oldum ve mutluyum. Eco’yu ve tarzını sevdiğimi söylemeliyim. Sahip olduğum kitap Can Yayınlarının 29. Baskısı ve toplam 732 sayfa. Ancak kitap 689. sayfadaki “Sonrası” isimli şiirle bitiyor. Kalan yaklaşık 40 sayfa Eco’nun kitabı yazma süreci ile birlikte “Bir roman nasıl yazılır”ın cevabını veriyor. O son 40 sayfada Eco ile entelektüel bir sohbette buluyorsunuz kendinizi. Pek çok yazardan ve kitaptan da bahsediliyor ki ben en çok James Joyce – Ulysses’e vurgu yapıldığını hissettim. Hemen okur muyum bilmiyorum ancak sonraki kitaplarım arasında duran Ulysses mutlaka okuyacaklarımdan.

Bu kısımda Eco, ilk 100 sayfanın okuyucuyu zorlayacağından bahseder ancak aşamayanların dağın eteklerinde kalacaklarını belirtip hiçte sorun etmeyerek ne kadar kendine güvendiğini gösterir. Hatta yayıncının bu ilk 100 sayfayı azaltmasını istemesini kesin bir dille reddettiğini de ilave eder. Hakikaten de o kısmı geçince çok daha akıcı bir serüven sizi bekliyor, okurken buralarda boğulmamaya çalışın.

Eco kitabın adını “Suç Manastırı” koymamakla bence de iyi etmiş zira kitap sadece bir polisiye roman değil. Orta Çağ’daki Hristiyan tarikatların arasındaki rekabetler, din adamlarının toplumsal hayata etkileri, günlük yaşamdan kesitler ve kısacası dönemin o sisli havasını sonuna kadar solumanızı sağlıyor. Bu yönüyle de benim beğendiğim, sıkılmadan okuduğum çok güzel bir roman.

Gelelim çevirisine. Çevirmenimiz Şadan Karadeniz isimli alanında başarılı olduğu gözüken ödüllü bir kimse. Eco’nun eserlerinin çevirmenin kolay olmayacağını okurken hissedebiliyorsunuz. Çevirmenimiz zor bir işe girişmekle büyük cesaret göstermiş ve altından da başarıyla kalkmış bu ağır yükün ama…

Ama ile başlamak durumundayım çünkü gerçekten okuyucuyu gereksiz yere bunaltmış Şadan hanım. Takıntısı ise Öztürkçe. Keşke gerçekten kullandığı o tuhaf kelimeler Öztürkçe olsa. Benim kanaatimce o kelimeler uydurukçadan başka bir şey değil. Siz hayatınızda kaç kere “Özdeksel” kavramını duydunuz? ("özdeksel olanı tinsel olana dönüştürerek beni kutsal erdemlerin çeşitliliği üstüne düşünmeye ittiği zaman") Yada “Anıştırma” mesela. ("belki de aslanın şeytanca yapısını evcilleştirmek ve onu daha yüce nesneleri anıştıran bir simgeye dönüştürmek için") Mezarlık yerine “Gömütlük” neyin nesidir. ("Mutfaktan çıktık, gömütlüğün yanından geçtik; yeni dikilmiş mezartaşları vardı) Üstelikte bazı yerlerde “Mezar” kelimesini kullanırken bazı yerlerde ise “Gömütlük”te ısrar etmiş. “Hareket” yerine “Devinim”i pervasızca kullanıp durmuş. ("bir yüz anlatımının ya da bir el kol deviniminin") Aynı şekilde “Dikkat”i atmış “Sakınım” kullanmış. (“Olabilir,” diye kabul etti Başrahip, çok sakınımlı olarak). Yerli yersiz “Yetke” serpiştirilip durulmuş metin aralarına. ("Kuşku duyunca bir yetkeye başvurmak gerekir")

Bu konuda beğendiğim bir video'yu da buraya bırakıyorum

Ben de dilde yabancılaşmaya karşıyım, yerlisi varken yabancısını, hele hele dilimizde pek de geçmişi olmayan, edebiyatımızda kültürümüzde geçmişte pek yer edinmemiş kelimelerin olmasındansa yerli ve Türkçe olanlarının kullanılmasından yanayım. Örneğin “Save etmek” ne kadar sorumsuzca. “Kaydetmek” dururken, “Saklamak” dururken. Öte yandan siz belki yüzlerce yıldır kullanılan “Hareket” i atıp nasıl “Devinim” kullanırsınız ve bunu sürekli tekrar edersiniz?

Öztürkçe diyerek Orta Asya da dahi kimsenin bilmediği “Uydurukça” kelimelerin önümüze sunulması düpedüz aymazlıktır. İngilizcenin dörtte biri Fransızca kökenlidir. Bir o kadar da Latince kelime vardır. İngilizcenin zenginliği buradan gelir, hiçbir İngiliz dilde sadeleşme diyerek bu kelimeleri atıp da dilini kuşa çevirmek istemez. Bu konuda ve bu çevirmenle ilgili olarak yüzlerce ve bence de pek çoğu haklı eleştiri bulabilirsiniz. Bakın bir tane örnek

İşin kötüsü yazarın diğer kitaplarını da bu hanımefendi çevirme bahtiyarlığına erişmiş maalesef. O kadar sinirlendim ki başlarda bu kelimeler yüzünden. Her şeye rağmen aşağıya bu kelimelerin bir listesini bırakıyorum oradan faydalanıp kitabı okuyabilirsiniz. Yukarıdaki sebeplerle bu çevirmenin kitaplarını okurken yanınızda bir sözlük bulundurmanız şart.

Kitaba geri dönersek ki dönmek istiyorum, burada bitirmeye elim varmıyor. William’ın üstün zeka ve tahlil yeteneğiyle kaybolan Brunellus isimli atın bulunmasını sağlaması, Fraticelli ve Dolcino Tarikatlarının sebep oldukları katliamlar, Orta Çağ’ın kendine has kan, ölüm, zulüm, açlık, sefalet öte yandan din adamlarının zenginlik ve iktidarları, William ve Adso’nun labirent şeklindeki kütüphanenin düzenini beyin fırtınası ile keşfetmeleri, kütüphanedeki eşsiz ve kıymetli kitaplar, manastırdaki günlük yaşam, Engizisyon Yargıcı Bernardo Gui, kilerci Salvatore ve Remigio de Varagine’nin Dolcino Tarikatındayken işledikleri günahlar, Adso ile köylü kızın arasında geçenler, Orta Çağ Avrupa’sında özellikle din adamlarınca kadının lanetli bir şeytan, cadı vb. kötülüklerle eş tutulması ve son olarak da kütüphane ile manastırın yanması. Bütün bunlar kitaptan aklımda kalanlar.

Bu kitabın üzerine “Sean Connery”nin başrolünde oynadığı “The Name Of The Rose” filmini de izledim ve beğendim. Kitap uyarlamalarında genellikle kitaba sadık kalınmayıp pek çok yerli yersiz ekleme çıkarmalar yapılır ancak bu film öyle olmamış. Sahneler çok gerçekçi ve izleyiciyi Orta Çağ’ın karanlığına gömüyor adeta.

Şuradan torrent ile indirip izleyebilirsiniz;
720p - 695.73 MB  
1080p - 1.95 GB      

Son söz olarak güzel bir kitap, sayesinde kaliteli bir film izledim ama çeviride keşke gereksiz bir idealistlik sergilenmeseydi. İleride yine okumak isteyebileceğim bir eser oldu. Yazarın diğer kitaplarını da zamanla okumak istiyorum.

Kitap, karantinada değil yalnızca, her zaman okumalı.

"tolle et lege"

 

Kitapta Geçen Bazı Sözcükler ve Anlamları

Açımlama :  Açımlamak işi, teşrih, şerh

Anıştırma : 1. isim Anıştırmak işi, ima. 2. isim, edebiyat Telmih.

Betik : Yazılı olan şey, kitap, mektup, tezkere, pusula

Devinim: Devinme işi, hareket.

Erdenlik; kızlık, (bekaret)

Erinç: Hiçbir eksiği, üzüntüsü ve acısı olmama durumu, dirlik, rahat, huzur

Gömütlük: Mezarlık

İmge: Zihinde tasarlanan ve gerçekleşmesi özlenen şey, hayal, hülya

Kösnü: Şehvet

Özdeksel: Maddi, tinsel karşıtı

Sakınım : Herhangi bir tehlikeye karşı alınan önlem, ihtiyat, tedbir.

Tanrıbilimsel : TDK’da yok. (İlahiyat)

Tansık: İnsan aklının alamayacağı, şaşırtıcı, olağanüstü olay, mucize

Tansökümü: TDK’da yok. (Şafak sökmesi)

Tasım: Doğru olarak kabul edilen iki yargıdan üçüncü bir yargı çıkarma temeline dayanan bir uslamlama yolu, kıyas

Tinsel: 1. sıfat, felsefe Maddeyle ilgisi olmayan, manevi olan, spiritüel. 2. sıfat Manevi, özdeksel karşıtı.

Yalvaç : Peybamber

Yengi: Birçok emek ve tehlikeli uğraşma pahasına erişilen mutlu sonuç, utku, galibiyet, galebe, zafer

Yetke: 1. isim Otorite    2. isim Yeterliğine herkesi inandırarak bir kimsenin kendisine sağladığı itaat ve güven, otorite, sulta, velayet.

 

Dipnot - 1 : Yukarıdaki kelimelerin bazıları geçmişte dilimizde var olup zamanla unutulmuş (örn:yalvaç) olmakla birlikte bazı kelimeler tamamen uydurma (örn:özdeksel) olup dilimize yarardan çok zarar verdiği düşüncesindeyim.
Dipnot  -   2 : Kelimelerin anlamları TDK'dan alınmış olup parantez içindekiler kendi eklediğim bilgilerdir.

 

 


Tags:  


Ebülten

Haftalık Ebültene Abone Olun, Laravel hakkında gelişmelerden haberdar olun.