Savaş ve Barış – Tolstoy

Savaş ve Barış – Tolstoy

Yaklaşık bir yıl önce hevesle almıştım Sefiller ve Monte Cristo Kontu romanları ile birlikte bu eseri. Sadece Monte Cristo Kontu’nun ciltli basımı vardı, Sefiller ile Savaş ve Barış’ı karton kapaklı almak zorunda kalmıştım. Gelecek nesillere de kalması açısından özellikle sayfa sayısı fazla olan (benim için 400 den fazla olanlar) eserleri ciltli almaya çalışıyorum. Sizlere de tavsiye ederim.

Sefilleri yılbaşında okuyup bitirmiştim. Dün gece geç saatlerde de bu şahesere noktayı koymuş oldum. İlber Hoca’nın tavsiye ettiği kitaplardan birisi de bu idi. Ancak oradaki listede farklı bir yayınevinden tavsiye edilmiş. Ben bunu ve çevirisini çok beğendim. Özellikle “Sonsöz” başlıklı uzun bölümde öyle cümlelerle var ki, çevirinin kalitesini anlayabilirsiniz.

Tolstoy’un büyük bir yazar olduğunu biliyordum, “Hacı Murat” ve “İnsan Neyle Yaşar” eserlerini de okumuştum. Ancak bu eseri bambaşka şüphesiz.

Girişte 12 sayfalık “Savaş ve Barış Hakkında Birkaç Söz" başlıklı 1868 yılında Russkiy Arhiv dergisinde yayınlanmış olan bir yazısı var. Orada eserine yönelik eleştirilere cevap verirken; Savaş ve Barış nedir? Bir roman değil, bir manzume de değil, bir vakayiname hiç değil. Savaş ve Barış’ın biçimini yazarın ifade etmek istediği ve elinden geldiğince ifade ettiği şeydir.” diye açıklar. İlerleyen bölümlerde de hep ele alacağı Tarih, Tarihçi, Tarihi Karakterler kavramlarını irdeler.

sabahattin ali
Tolstoy

Okuyucusuna duyduğu saygının bir tezahürü olarak romandaki karakterlerin isimlerini nasıl belirlediğini detayına kadar anlatır. Unutmadan söyleyeyim ki kitapta bol bol Fransızca cümleler, diyaloglar yer alıyor. Ama iyi haber şu; hemen sayfanın altında dipnot olarak çevirisi mevcut. Murasaki Shikibu’nun Günlüğü’nde ki hataya düşülmemiş. İlk cildin başlangıcındaki Fransızca yoğunluğu sonraları duruluyor. Zamanla “mon chere” ya da “mon ami” gibi Fransızca hitaplara aşina oluyorsunuz. İngilizceden bildiğimiz birçok kelimenin Fransızca da mevcut olduğunu görünce İngilizceden sonra Fransızca öğrenmek o kadar da zor olmasa diye düşünüyor insan.

İlk cildin başlangıcında biraz zorlandım, çünkü çok fazla Fransızca diyalog ve pek çok farklı karakter isimleri ile karşılaştım. Kim kiminle hangi akraba, arkadaşlık vs. bağlarla bağlı anlamaya çalışırken zamanla işler yoluna girdi.  Bir yerde okuduğuma göre altı yüz (600) civarında karakter bulunuyor bu eserde. Ama bazılarını şöyle sayabilirim;

Prens Andrey Bolkonski, babası yaşlı Kont, kız kardeşi Prenses Marya, küçük yaşta hem öksüz hem de yetim kalan oğlu Nikolenka. Sonra Bezuhovların evlatlığı olan romandaki en sevimli ve özel karakter Piyer. Piyer’in karısı Eleni, Eleni’nin kardeşi Kuragin. Rostovlara gelirsek Nataşa, babası, annesi kontes, abisi Nikolay ki sonradan Prenses Marya ile evlenecek. Evlerinde kalan ve bir dönem Nikolayla evlenme aşamasına kadar gelen akrabaları Sonya, Fransızlarla yapılan savaşlar esnasından ölecek olan evin en küçüğü Petya. Askerlerden Denisov var, deli dolu “r” leri söyleyemeyen gözü pek biri. O da bir zamanlar Nataşa’ya vurgundur ancak daha on beş yaşında Nataşa’ya evlenme teklif edip ret cevabı alacaktır.

Rus Çarı Aleksandr ve Napolyon Bonapart’ı da unutmamak gerekir. Austerlitz Savaşı ile başlayan yakınlaşmaları birden bire Napolyon’un Moskova’ya yürümesi ile düşmanlığa dönüşür. Rus Çar’ının uyarılarına rağmen Napolyon Moskova’yı ele geçirir. Yaklaşık 1800 sayfalık bu eserde yaşananları bir bir anlatmaya kalksam bitmez. Bu nedenle en akılda kalanlara odaklanmak istiyorum.

Bir Karatayev vardır ki, ıssız ağacın altında Fransız askerinin tetiğini çekince çıkan patlama sesi okuyucunun kulaklarını sağır eder. Öyle bir sağır olursunuz ki Karatayev’in silueti karşınızda belirip “ne yaptın şahinim”  der.

Öyle insanlar vardır, azdır sayıları, her zaman karşılaşamazsınız ancak onların tepkisizliğine tepkisiz kalamaz şaşırırsınız. Sevecendir, iyi yüreklidir, içtendir, hiçbir şeye üzülmez, hiçbir şeye sinirlenmez, tuhaf bir çekiciliği vardır Karatayev ve onun gibilerinin.

Romanı bilenler Kutuzov’dan nasıl bahsetmezsin diyebilirler. Elbette Kutuzov'suz olmaz. Tolstoy öylesine büyük yazardır, öylesine haksızlıklara karşı durur ki tarihin haksızlık ettiği kimi şahsiyetlere iade-i itibar kazandırmıştır bu eser ile.

Bize şiirler ve düz yazıyla pek çok kahraman anlatıldı ama Dohturov hakkında neredeyse tek kelime edilmedi” diyerek Austerlitz’de, Borodino Savaşında, Smolensk’in savunmasında önemli katkıları olan Dohturov’u öne çıkarır.

Pyotr Petroviç Konovitsın’da kıymeti bilinmeyenlerin başında gelmektedir. Hep zorlu görevlerde bulunduğu, kritik noktalarda imzasının olduğunu belirtir Tolstoy ve Rus halkına bir kahraman daha hediye eder.

Kutuzov, nam-ı diğer “Altes” Rus Ordularının Başkomutanı, bilgisi, tecrübesi ile başarıya imza atsa da etrafındakiler onun büyüklüğünü bir türlü görememişlerdir. Babacan ve inatçı bir adamdır Altes. Sonunda nazikçe kenara çektiklerinde hiç tepki vermez, belki de bir Rus generale yakışanda budur diye düşünmüştür, kim bilir.

Hikâye iyi bir sonla bitiyor, her ne kadar daha bitirmemişken bir arkadaşıma kitabımı emanet verip sonu ile ilgili sanki daha olaylı bir son olacakmış imalarıyla kandırılsam da. (Belki de bu yüzden o 130 sayfalık sonsöz kısmının hepsine katlandım) Sonsöz’e gelince bir türlü bitmiyor, hep aynı şeyleri anlatıyor Tolstoy diye düşünüyorsunuz ancak birbirine benzese de zekâ seviyesi ve konuları tahlil etmedeki dehasının zirvelerde dolaştığına şahit oluyorsunuz. Çok hoşuma giden arılarla ilgili örneği şöyleydi;

“Çiçeğin üzerine konmuş arı çocuğu sokmuştur. Arılardan korkmaya başlayan çocuk arıların amacının insanları sokmak olduğunu söyler. Şair çiçek çanağından polenleri alan arıya hayran olur ve arıların amacının çiçeklerin aromasını içlerine çekmek olduğunu söyler. Arının çiçekten polen topladığını ve kovanına götürdüğünü gören arıcı, arının amacının bal toplamak olduğunu söyler. Arı kümesinin hayatını daha yakından inceleyen başka bir arıcı, arının polenleri genç arıları beslemek ve kraliçe arının yumurtlamasına imkân sağlamak amacıyla topladığını, amacının türünü devam ettirmek olduğunu söyler. Botanikçi, arının erkek çiçekten aldığı poleni dişi çiçeğin pistiline götürerek dişi çiçeği döllediğini gözlemler ve arının amacı olarak bunu görür. Bitkilerin göçünü gözlemleye başka bir botanikçi arının bu göçe katkıda bulunduğunu görür ve bu yeni gözlemi arıların amacının bu olduğunu söyleyebilir. Ama arıların nihai amacı, bu amaçlardan ne birine ne diğerine ne de insan aklının ortaya çıkardığı bir üçüncüsüne indirgenebilir. İnsan aklı bu amaçların ortaya çıkarılmasında ne kadar ileri giderse, nihai maçın bizim için kavranılmaz olduğu o kadar belirginleşir.” Tek kelimeyle muhteşem

Sonsöz kısmına önce çeşitli kavramlar üzerinden saptamalar ve değerlendirmelerle başlıyor ve bir süre sonra tekrar Piyer ile Nataşa’ya, Nikolenka ile Prenses Marya’ya dönüyor. Ardından tekrar İktidar, Emir, Sorumluluk vs. kavramları didik didik edip noktayı koyuyor.

Açıkçası, Tolstoy eserin sonuna gelince Felsefe, Psikoloji, Tarih, Matematik, Mantık hatta Fizik, ne kadar ilim varsa hepsinin üzerinde geçiyor. İlber Hoca’nın bu kitabı niye önerdiğini o zaman daha iyi anlıyorsunuz.

Bana göre tarihi olayları bu kitabı okuduktan sonra kesinlikle bambaşka bir gözle yorumlayacaksınız. Ama asla eskisi gibi değil. Hani bazen geçmişe yönelik öyle değil de şöyle yapılsaydı minvalinden varsayımlarda bulunuruz. Tolstoy bu türden varsayımların ne kadar yersiz olduğunu okurunun suratına tokat gibi çarpıyor.

Evet, baştan sona tarih kokan bir roman olabilir ama tarihi kullanarak birçok farklı disiplinden dersler veriyor yazar.

Bütün yabancı eserlerin orijinal dilinden çevrilmiş ve tam metin olmasına çok dikkat ediyorum. Bu gibi eserlerde bunun ne kadar elzem olduğunu daha çok fark ediyorum. Muazzam güzellikte bir seri bitirmiş olmanın hüznü ve sevincini bir arada yaşarken yeni okuma maceralarıma yelken açıyorum.


Tags:  tolstoy ,  kutuzov


Ebülten

Haftalık Ebültene Abone Olun, Laravel hakkında gelişmelerden haberdar olun.